26 Eylül 2016 Pazartesi

Kate Alert : Kraliyet Kanada Turu 1.Bölüm

Selam dostlar!

William ve Kate'in yepyeni kraliyet turu ile karşınızdayım. Bizimkiler bu sefer Kanada'ya gittiler. Daha önce 2011 senesinde, evlendikten 2 aycık sonra Kanada'ya gitmişlerdi, Kate bir sürü güzel şey giymişti ama ben blogda yazısını yazmamışım hayret. 5 yıl sonra 2.kere Kanada'ya giderlerken yanlarında çocuklarını da götürdüler, bu yüzden tur epey heyecanla bekleniyordu.


Böylece Cumartesi akşamı Cambridge ailesini taşıyan uçağı alada Kanada'nın bir içim su başbakanı Justin Trudeau ve karısı ile Kanada'nın Genel Valisi karşıladılar. Kanada Kraliçe 2.Elizabeth'e bağlı olduğu için bir valisi var, monarşik sistem. Justin Trudeau ise ayy harika değil mi, adamı görünce Justin Bieber'ın peşinden Casstiiiiiiiinnnnn diye höykürerek koşan kızlar gibi bağırmak istiyorum.





Evet, uçak geldi, merdiven yanaştı, tabii Kate ne giymiş diye heyecandan nefesimiz kesilerek bekledik ve Jenny Packham'ın özel olarak hazırladığı elbisesiyle müthiş görünen Düşesimiz uçaktan indi. Kraliçenin ödünç verdiği Kanada'yı temsil eden yapraklı elmas broş göğsünde parlarken kolunda da çirkin kızı Prenses Charlotte'ı taşımaktaydı. Bu çocuğu da yaptılar ama olmadı, Diana'ya benzemedi, başka da yapmazlar herhalde ne bileyim. Her daim aşırı sevimli Prens George ise babasının elinden tutmuştu.









Castiiiinnn

Uslu dur gebertirim.

Evde gösteririm ben sana!

Kate harikaydı, son derece şık ve asil görünüyordu. Saçlarını toplamış, şapkası,  tanzanit küpeleri kusursuzdu çok beğendim.

Hava alanından hükümet konağına giden çiftimiz çocukları yatırdılar ve resmi hoşgeldin törenine katıldılar. Binlerce insan bunları görmeye gelmiş,,konuşmalar yapıldı, yerli kabileler dans etti, çocuklar şarkı söyledi. Prens William berbat bir Fransızca konuşma bile yaptı.


Bakın bu da 2011'deki Kanada ziyaretlerinden bir fotoğraf:



5 yılda William iyice keltoroş olmuş, yazık. Ama Kanadalılar hâlâ pek hayranlar Prens William'a.




Turun ikinci gününde kahramanlarımız deniz uçağı ile Vacouver'a uçtular, burada yine binlerce insan yollara dizilmiş bizimkileri beklemekte idi. Kate Alexander McQueen elbisesi ve kırmızı ayakkabıları ile uçaktan inince moda dünyası epey hareketlendi ancak ben pek beğenmedim bu kıyafeti.




Sanırım patını ve boyun kısmını sevmedim elbisenin. Firfirikli kat kat etekleri de biraz çocuksu buldum, Kate'in daha karizmatik giyinmesini beklerdim. Beri yandan, gün boyu mülteci derneklerini ve çocuklara yardım eden vakıfları gezdikleri için elbisenin sempatik havası daha sıcak bir etki yaratmış olabilir.

CASSTİİİİİİİNNNN

Kate'in ağzı yüzü kaymış Castin'in karşısında :)))







Sanırım yağmurlu nemli havadan saçı da bozulmuş Kate'in, uçları tülermiş, maşa tutmamış. Elbisenin boynu çok kapalı olduğundan keşke at kuyruğu yapsaymış.




Eveett, ilk iki gün kıyafetleri böyle idi, beğendiniz mi bakalım? 

xo xo

Not :  başbakanın adını Jüsten diye söylüyor Kanadalılar ama Castiiin daha güzel değil mi? :)))


2 Ağustos 2016 Salı

ÇOK AFEDERSİNİZ AM


Geçen hafta La Capitana beni arayıp hafta sonu birşey yapalım dediğinde epey heyecanlandım. Sonra da kaptancığım "ben size bir sürü harika yemekler yapıp getiririm, haftasonu kendimizden geçene kadar yiyip içeriz" deyince Cumartesi'ye gün saymaya başladım. La Capitana'nın meşhur ziyafetlerinden birini bizim bahçede yapacaktık işte, bildiğiniz Kömüş günü şenliği düzenleyecektik dostlar. (Kömüş günü şenliklerini bilmeyenler Sezgin Kaymaz'ın Sandık Odası isimli hikâye kitabını okuyabilir)


Böylece görev dağılımı yaptık, hafta boyu birbirimize fotoğraflar göndererek kendi kendimizi gaza getirdik (nedense? ). Ve Cumartesi öğlen vakti bizim evde toplandık. Whatsapp grubumuzun adı bile amacımıza uygun düşecek şekilde "Çakacaz Gömecez" idi .


La Capitana elleri kolları dolu geldi : 3 tabak köfte yoğurup hazırlamış, yetmemiş mercimek köftesi yoğurmuş, halis deniz börülcesi yapmış. Kocaman da bir peynir tabağı. Yine elleriyle yaptığı vişne likörü. Tatlı olarak erikli turta. Köftenin yanına baharat turşusu. Bu turşuyu hiçbir yerde bulamazsınız, Kaptancığımın icadı.


Efendime söyleyeyim, Sibel kuşum da 2 tabak karışık patlıcan biber kabak kızartması pişirmiş tazecik, bol soslu. Bir de mis gibi tereyağlı beyaz pilav yaptı. Salatayı da kıvırdı. Ben de beceriksizim ya bir sürü bira, çerez, cips alıp geldim. 4 kutu da dondurma. Yuh değil mi bence de yuh:) Abim de ekstradan votka ve meyve suyu getirmiş. Çılgınlar gibi içeceğiz yani, alkol su gibi akacak, kararlıyız.


Şu noktada gecenin sonunu tahmin ettiğinizi  zannediyorum dostlar. Ben yine de anlatacağım tabii :))


Fişne likörü :)


Evde ilk hoşbeşle beraber kahvelerimizi içip vişne likörünü yudumladık. Saf votkanın içine vişneleri yatırıp yapmış La Capitana likörü. Müthiş bir tad. Vişneler de votkayı emmiş, ağzına atınca çarpıyor insanı. Nefisti. İkindi olunca bahçeye inip evden bulduğumuz eski masayı bahçedeki masa ile birleştirdik. Çocuklarla beraber tam 8 kişiydik, sanki bayram kutluyorduk.


erikli turta



Masa örtülerini serince upuzun bir ziyafet sofrasına kavuşmuştuk. Masanın etrafına dizildik. Erikli turtayı tam sekize bölüp pay ettik, ben de bir kutu dondurmayı bölüştürdüm tabaklara. Turtanın keki yumuşak ama gevşek değil, kırmızı erikler de keke müthiş yakışmıştı. Dondurma da tatlının tadını dengeledi, ayy turtayı ayıla bayıla yedik, bir güzel gömdük.


Turtaya yakından bakalım

Muhabbet ilerledi, en sevdiğimiz aile üyelerini teker teker çekiştirip kulaklarını çınlattık. Bu esnada cipsler gözümüze batmaya başladı; ben koştum kâse getirdim, cipsleri açtık, başladık yemeye. Tabii kuru kuru yenir mi, birer de bira çaktık. Muhabbet hızlanmaya başladı, cipsler de güzelmiş, birer bira daha açtık. La Capitana da gecenin bombasını patlattı.


Dondurmalı turtaya doyamadık


Halam Ayvalık'ta oturuyor. Bahçesinde biber miber yetiştiriyor. Ama acı biberle tatlı biberi ayrı ayrı ekmek gerekmiş, halam bilemeyip hepsini bir arada ekince bütün biberler acımış. La Capitana da meğersem bamya çok severmiş. Geçende halama gittiğinde halam kızına bamya yapmış ama yemekteki biberler acı ya, La Capitana da acı yiyemez, ağzı burnu kabarmış kızın. Halam ısrar ediyor, valla tatlı biberle yaptım diye, La Capitana kabarıyor, eniştem de salatalık vermiş buna, al hıyarla ye diye:))) Bamya yalan olmuş netekim.


Gel zaman git zaman, halam yine bamya bulmuş, sonra da eniştemin telefonundan La Capitana'ya mesaj atmış : "Canım kızım sana çok güzel bamya pişireceğim hem de bu sefer acısız". Babasından gelen mesajı görünce şaşıran La Capitana da cevap yazmış : "Yaşasın bu sefer hıyarsız". Yani bamya acı olmayacak diye seviniyor ya, onu söylüyor. Fakat eniştem anlamamış, kızım bana neden hıyar diyor diye bozulmuş:) Halam da yine telefonu almış eline, Kaptan'a mesaj yazmış. Şöyle bir mesaj : "kızım babanın telefonundan yazıyorum" , altında da, çok afedersiniz, "am" .


İşte La Capitana olayı bize aynen bu şekilde anlattı, onun "çok afedersiniz am" dediği anda sanki bizim bahçeye bir atom bombası düştü. Ömrümüzce ne La Capitana'dan böyle bir laf duymuşuz, ne de babamın yanında bu lafı etmek aklımıza gelmiş. Mümkünatı yok. Önce bir an sessizlik... Sonra adeta karnımızdan bir tsunami dalgası halinde kahkahalar fışkırdı, haykıra haykıra, anıra anıra gülmeye başladık:))) Ben katıldım, resmen bir dakika nefes alamadım, ne kadar güldük anımsamıyorum. Hatta babam "karnım ağrıdı, yeter daha güldürmeyin" dedi ki onun da bu denli güldüğünü ilk kez görüyorum. Annem, abim, Sibel dağılmışlar. Allahtan çocuklar evde oyun oynuyorlardı da bi de onlarla uğraşmadık. Güldük, güldük, güldük... Nefes almaya mecalim gelince "sen nasıl bunu söyledin" dedim La Capitana'ya ve tekrar gülmeye başladık. Ben hayatımda böyle gülmemiştim dostlar, bir senelik bütün kahkahamı oracıkta attım sanırım. Durup durup güldük, şakır şakır yaşlar aktı gözlerimizden.




La Capitana gülmekten katıldığı için hikâyenin sonunu güç bela anlatabildi. Kaptancım bu son mesajı görünce eniştemi aramış ki orada da ufak bi kıyamet kopmakta imiş. Meğersem halam "annen" yazacağına yanlışlıkla öbürsünü yazmış. Ama eniştem de bu mesajları Feysbuk'ta yazıyoruz sanıyor, yani herkesler okudu diye adamın ödü kopmuş, Kaptan aradığında eniştem halama "sen ne yaptınnn, herkese rezil olduk, sil çabuk" diye bağırırken halam da "parmağım kaydı ne yapayım" diye kükrüyormuş. Arkadan da La Capitanacık "bunlar whatsapp mesajı, kimse görmüyorrrr" diye sesini duyurmaya çalışıyor, arada "ben babama hıyar demediiim" diye açıklama yapıyor.




Biz tabii buna bir posta daha güldükten sonra biraz durulup sakinleyince abim "halamı arayayım da hikayeyi bir de ondan dinleyelim" dedi ama saftirik çocuk, Zehra halamı arayacağına sen git Semra'yı ara. Semra halam da geçen bayramda merdivenden düşüp ayağını kırmıştı, ulan bi anda ortam değişti. Anıra anıra gülerken "ah halacım çok geçmiş olsun nasılsın şimdi" diyoruz ama şaşkınız. Ortada bir yanlışlık var çünkü. Lan sen neden Semra halamı aradın? Abim de "ne bileyim yanlışlık oldu, parmağım kaydı" demez mi. Artık iyice kendimizi kaybettik. Sonunda Zehra halamı aramayı beceren de La Capitana oldu tabii. Halamla da güldük epey, hatta o gitti bizim feysbuk'a koyduğumuz fotoğrafa "siz açın da bir tarafnıza gülün, sakın abime söyleme" diye yazmış. Bu sefer de La Capitana yanlış anlayıp "Dayııı, annem öyleyken böyle diyor" diye patır patır babama söylemez mi. Amaaan kendimize gelemedik bir türlü.




Bu hikâye artık aile efsanelerine eklenmiş, bayramdan bayrama her buluşmada anlatılacak ölümsüz anılarımızdan bir oluvermişti. Tabii bizim gecemiz orada bitmedi, gece daha yeni başlıyordu. Sakinleştikten sonra "haydi artık köfteleri kızartalım, çocuklar acıktı" dedi anneler. Sonra Sibel'le Kaptan mutfağa girip köfteleri pişirmeye başladılar, abimle ben de tabakları, bardakları, servis kaşıklarını, yok ketçabı, ekmek sepetini inip çıkıp bahçeye taşıdık. İşte gecenin kaderini mühürleyen an bu idi. La Capitana'nın hazırladığı devasa peynir tabağını gören abim "ooo peynir tabağına baaak, şarap alsaydık keşke " dedi. Yahu.. birayla başladık işte devam edelim değil mi? Ama yoook! Ben de atladım hemen  "aaa evde şarap var" dedim, İtalya'dan getirdiğim son şişeyi çıkarttım. Babam rakı içecek, La Capitana da "ben dayımla rakı içeceğim" dedi, onlar efendi gibi içtiler işte.


Masayı donatıp köfteleri kızarttıktan sonra çoluk çocuk yerlerimize oturup ziyafete başladık. Köfte, tereyağlı pilav, mercimek köftesi, kızartmalar, peynirler, deniz börülcesi, peynirler, ay yemeye yetişemiyoruz. Bir yandan da şarap içiyoruz. Neyse çocuklar çabucak yediler, yine yukarı çıktılar. Gecenin ilerleyen saatlerindeki rezilliklerimize şahit olmadılar. Tek tesellim bu idi.





Yedik içtik, güldük derken şarap bitti. Abim de getirdiği votkayı açtı. Çocuklara aldığımız ve fakat bahçede bekleyip ısınmış portakal suyuyla votkayı karıştırıp içmeye başladık. Ilık mılık ama gazoz gibi gidiyor şerefsiz. Fakat hepimiz de tıka basa tokuz, o mideyle içiyoruz da içiyoruz. Bir tek babamla La Capitana efendi efendi rakıcıklarını içiyorlar. Sanırım bu arada gidip kuru yemişleri getirdim, az yemek yemişiz gibi bir de kuru yemişlere asıldık. Artık ne konuşuyoruz anımsamıyorum pek, fena sarhoşladım, bağıra çağıra anlatıyorum ama takılmış plak gibi hep aynı şeyi anlatıyorum, babam "anladık tamam yahu" filan diyor ben hooop baştan sarıyorum. Annem "alçak sesle konuş kızım" diyor, ben boru boru "ben zaten alçak sesle konuşuyorum" diyorum. Tam sarhoş muhabbeti yani.

Bu şişeden sonrası muamma

Tabii ki votka çok geçmeden bitiyor. Abim hayıflanıyor, "keşke daha çok alsaydım" diye. Ah aah, ben yine gaza geliyorum. Bende bir şişe Polonya'dan gelme halis muhlis tarçınlı votka var. Bu şişeyi de çıkartıyorum, bunu da içiyoruz. Ondan sonrasını zaten ben hiiiiiç anımsamıyorum, bana ertesi günü suratıma güle güle anlattılar, bir de Sibel'in çektiği bant kayıtlarını, rezil tapelerimi dinledim.


bu biiiiir

Bu ikinci votkayı içtikten sonra abim zom olmuş, kafasını masaya koymuş, kaldıramıyor kelleyi. Tape'lere göre arada bana "Aslı biz kusalım yaaa" diyor, meğersem bu esnada da, bize çaktırmadan masanın altından kusuyormuş gizli gizli. Ben henüz sağlammışım, taş gibi duruyormuşum. "Hadi dondurma getir de yiyelim" demişler. (Hala çakabiliyoruz yani). O kafayla ben merdivenleri tırmanmışım, dondurma kutusunu, tabakları kaşıkları filan alıp gelmişim. Sonrasında banttan dinlediğimize göre bir kaç saniye boru boru konuşmuşum.  Sonra sessizlik... Ve nihayet FOOOOŞŞŞŞŞŞŞ diye bir ses ahahahahahah:))) Kafamı yana dönüp bahçeye kusmuşum ama o FOŞŞŞŞŞ sesini duymasam ben de inanmazdım dostlar ahahahahahah:))) Bir kenarda kendi kendine ufak ufak kusan abim sakince "Aslı ayağıma kustu " demiş. Ben "Ohh bu iyi geldi" demişim. Sonra ben de masaya kapaklanmışım. "Beni yatırııınnn" diye böğürmüşüm. La Capitana beni kaldırmış, yatağa taşımış, ben kafamı yatağın yanından sarkıtmışım, La Capitana da yatağımın yanına leğen bırakmış sağolsun. O sırada Kediş korkup bahçeye kaçmış. Haydiii, bir de çıkıp kedi yakalamışlar gecenin köründe. Kediş'i tutup odama atmışlar. Sonra Sibel'le hortumu çıkartıp bahçeyi kırklamışlar bir güzel ahahahahah. Bir tek abimi nasıl yatırdıkları muamma, onu sormayı unutmuşum.


Bu da ikiiii :)))


Ben Pazar sabahı uyanıp karşımda mavi çamaşır leğenini görünce bir tuhaf oldum tabii. Ulan yoksa halıya mı kustum diye korktum. Hiç birşey hatırlamıyorum ki. Güç bela biraz daha uyudum, yine uyandım, bu sefer kalkıp kustum, leğen ayağıma kadar gelmiş madem. Biraz daha uyudum. Saat 10:30 olmuş, bahçeye kahvaltı sofrası kurulmuş. Çakmaya devam yani, sucuklar, yumurtalar pişmiş bir güzel. Ben de kalktım elimi yüzümü yıkadım, masaya oturdum ama yok, duramadım, geri yattım, 2 saat sonra ancak ayılıp kendime geldim, birşeyler yedim, çay içtim de açıldım biraz. Öğlen biraz daha uyudum, tam kendime geldim. Zavallı abimse bir türlü iyi olamadı, bütün gün inleyerek yattı.



Yaa işte böyle dostlar. Pazartesi günü konuştuğumuzda, abimin hâlâ başı ağrıyordu. Ben iyiyim ama, ben de işten dönerken hâlâ "çok afedersiniz" deyip kendi kendime gülme krizine giriyorum otobüste. Canıma değsin. Ne kadar ihtiyacımız varmış gülmeye. Haftaların, ayların gerginliği patlayıp çıktı. Belki bir senedir hiç gülmediğimiz kadar şiddetli güldük. O yüzden kendimi çok iyi hissediyorum, sarhoşluk eziyetine rağmen harika bir hafta sonu idi, İnşallah yine yaparız da bu sefer birayı şarabı votkayı karıştıralım derse abimi gebertirim:)


Son olarak annem bugün mahallenin dedikoducu teyzesinin ağzını aramış, acaba arkamızdan dedikodu döndü mü, mahalleyi inlettik diye, sanırsam kimsecikler evde yokmuş o gece, dedikodumuz yapılmamış.


Öyle işte :)


xo xo

3 Temmuz 2016 Pazar

Roma Kaçamağı 2.Kısım


Roma kaçamağımızın ikinci gününde hızlı trenle Floransa'ya gittik. Tren gerçekten hızlı ve giderken uçaktaymış gibi kulaklarınızın tıkandığını hissediyorsunuz, hatta ufak bebeler ağlıyor.

Floransa'ya da yıllar evvel Lady Charlotte ile gitmiştik. O macerayı da buradan okuyabilirsiniz. Bu sefer meşhur Pitti Uomo fuarına katılmak için bu güzel, sanat dolu şehirdeydim. Öğleden sonraya kadar fuarı gezdik, sonra taksi ile merkeze gelip Roberto Cavalli Cafe'de oturduk, prosecco içip hafif bir şeyler yedik.


Adı Roberto Cavalli olan bu cafe Nişantaşı'nda açılsa kol gibi pahalı olur, gitmek aklımız gelmezdi herhalde. İtalya'da ise öğle yemeğinde şampanya içebiliyorsunuz. O harika lezzetli yemeklerin fiyatı asla fahiş değil.


Makarna salatası ve çikolatalı pasta yedim Cavalli Cafe'de.




Yemekten sonra trene az bir vakit kalmıştı, hemen Duomo'yu görmeye gittik. Kubbesi ve mermer kaplamalarıyla, 12 sene sonra da aynı şekilde ihtişamlı ve etkileyici idi bu katedral.






 



Sonra Görkem bizi tren istasyonuna doğru hoş bir caddeden yürüttü, burada OVS mağazasına girip gezdik, H&M'in biraz daha düzgünü diyebilirim. 3 tane baskılı tişört aldım buradan, keşke de 5 tane alsaymışım :)

Sonunda tren istasyonuna varıp trene kendimizi attıktan sonra hepimiz bir güzel uyuduk, Roma'ya kadar kafamızı kaldıramadık.


Roma'da şimdi altın vuruşu yapacaktık, son akşam yemeğimizi yiyecektik. Cesare'nin peşinden ara sokaklara daldık, ufak bir restorana yerleştik. Sonra da Görkem ve Cesare bizim için bütün menüyü ısmarladılar, sağolsunlar.




İncecik hamurdan çıtır ekmek, yanında bir çeşit köfte ve içi peynirli yumuş dolmacıklar yedik.




Izgarada mantar muhteşemdi.



İtalyanlar morina balığını çok severlermiş. Ben bu balığın adını bir tek Korkusuz Kaptanlar kitabında görmüştüm çocukken. Kendisini yemek de nasip kısmet oldu çok şükür:)




Ana yemek olarak da, mantarlı enginarlı pizza yedim. Mükemmeldi. Yemeğin üzerine de bol bol limonçello içtik tabii.


Ertesi sabah uçağa binene kadar az bir zamanımız kalmıştı. Ben de arkadaşlarla tarihi ghetto'ya gittim. Yani Yahudi mahallesi. Arkadaşlarım buradaki koşer marketten Türkiye'de bulamadıkları ya da çok pahalı alabildikleri koşer ürünler aldılar. Ben de çevreyi dolaştım.

sinagog









Gettonun ilerisinde antik kalıntılar vardı.











Ghetto'dan Via Del Corso'ya döndük ve son alışverişlerimizi yaparak bu seyahat de tamamlamıştık. Şimdi bayram olsa da aldığım şaraplarla limonçelloyu içsem diye bekliyorum.









Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...